Kayseri’de Bir Gün, Bir Kamera ve İçimde Kalan Sorular
Soğuk bir sabahın içinde başlayan hikâye
Kayseri’nin sabahları hep biraz sert olur. Rüzgâr yüzüme vurduğunda sadece üşümem, aynı zamanda içimde bir şeylerin de kıpırdadığını hissederim. 25 yaşındayım ve uzun zamandır her şeyi küçük bir deftere yazıyorum. Bazen insanlar bunu garip buluyor ama ben kendimi ancak yazarken anlayabiliyorum.
O sabah da yine defterim çantamdaydı. Ama bu kez asıl ağırlık defterde değil, elimde tuttuğum telefondaydı. Çünkü aklımda tek bir şey vardı: çektiğim görüntülerde hangi zoom daha iyi?
Basit bir soru gibi duruyor ama benim için o gün çok daha fazlasıydı.
Erciyes’e bakarken başlayan takıntı
Şehrin biraz dışına çıktığımda Erciyes Dağı her zamanki gibi sessiz ve heybetliydi. İnsan bazı manzaralara alışır sanır ama ben alışamadığımı fark ettim. Her seferinde aynı hayranlık, aynı iç sıkışması…
Telefonumu çıkardım ve çekmeye başladım.
İlk denemede dijital zoom kullandım. Ekranda görüntü büyüdü ama netlik sanki benden uzaklaştı. Dağ oradaydı ama ruhu yok gibiydi. Bir fotoğraf değil de piksellere dağılmış bir hatıraydı sanki.
İçimden “bu değil” dedim.
Sonra optik zooma geçtim. Ve işte o an… görüntü bir anda canlandı. Dağın detayları, karın dokusu, gökyüzünün keskinliği… Sanki biraz önce uzak olan şey, şimdi bana yaklaşmıştı.
O an fark ettim ki mesele sadece teknik bir konu değildi.
Gerçekten sordum kendime: Hangi zoom daha iyi?
Kamera değil, hatıralar netleşiyor bazen
Kafamın içindeki karmaşa
Şehir merkezine döndüğümde o soru peşimi bırakmadı. Tramvaya bindiğimde camdan dışarı bakarken bile aynı şeyi düşünüyordum. İnsanlar gelip geçiyordu, tabelalar akıyordu, hayat devam ediyordu ama ben sadece görüntülerin netliğiyle meşguldüm.
Bir yandan da içimde başka bir şey vardı. Sanki bu soru sadece kamerayla ilgili değildi. Hayatımda da sürekli bir “yaklaştırma” ya da “uzaklaştırma” hali vardı.
Bazı anları büyütmek istiyorum, bazılarını ise bulanıklaştırmak.
Ama hangisi doğru?
Kafede tek başıma otururken
Şehrin küçük kafelerinden birine girdim. Ahşap masa, sıcak kahve kokusu ve camdan içeri süzülen solgun güneş…
Telefonumu masaya koydum ve tekrar denemeler yaptım. Aynı görüntü, farklı zoomlar.
Yan masada gülen insanlar vardı. Onları çekmek istedim ama çekerken içimden bir ses “izinsiz anı büyütme” dedi. Yine de kısa bir video aldım.
Optik zoomla baktığımda yüzler daha gerçekti. Dijital zoomda ise her şey biraz sahte, biraz uzak, biraz kırılgan görünüyordu.
Ve ben o anda şunu hissettim: hayal kırıklığı.
Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bazı şeyleri hâlâ kaybediyordu.
Bir arkadaşın gidişi ve netleşmeyen görüntüler
Vedaya hazırlık
O günün en zor kısmı akşamüstü başladı. En yakın arkadaşlarımdan biri şehirden ayrılacaktı. Otogara birlikte gittik. Kayseri Otogarı her zaman kalabalık olur ama o gün bana aşırı sessiz geldi.
Telefonumu çıkardım. Onu son kez kaydetmek istedim.
Ama elim titriyordu.
Dijital zoom ile çektiğim ilk an
Dijital zoomu açtım. Onu biraz daha büyüttüm ekranda. Ama yüzü net değildi. Sanki mesafe sadece fiziksel değil, duygusal olarak da artmıştı.
O görüntüye bakınca içimde bir şey kırıldı. Çünkü o anı saklayamıyordum. Sanki telefon bile vedayı kabul etmiyordu.
Optik zoom ile son bakış
Sonra tekrar denedim. Optik zooma geçtim.
Bu kez yüzü daha netti. Gülüşü, gözleri, o alıştığım bakış… Her şey biraz daha “gerçek”ti.
Ve o an içimden bir cümle geçti:
“Keşke hayat da böyle yakınlaştırabilseydi bazı insanları.”
Ama sonra aynı hızla kaybettirdi.
Otobüs hareket ettiğinde görüntü ekrandan uzaklaştı. Ben sadece bakakaldım.
İşte o anda tekrar sordum:
Hangi zoom daha iyi?
Ama bu kez cevap teknik değildi.
Gecenin içinde kalan düşünceler
Defterime yazarken
Eve döndüğümde defterimi açtım. Sayfalar doluydu ama o gün yazdığım şeyler daha da dağınıktı.
“Netlik mi önemli, yoksa hissin kendisi mi?” diye yazmışım.
Kalemi bıraktım ve uzun süre boş sayfaya baktım.
Çünkü aslında şunu fark ettim: bazen netlik acıtır. Bazen bulanıklık korur.
Kendimle yüzleşme
25 yaşındayım ve hâlâ bazı şeyleri çözmeye çalışıyorum. İnsanların kolayca cevap verdiği sorular bana ağır geliyor.
“En iyi kamera hangisi?”
“En iyi zoom hangisi?”
Ama benim içimde bu sorular başka yerlere gidiyor.
En iyi anı nasıl saklarsın?
En iyi hatıra nasıl bozulmaz?
Ve en önemlisi: Bir şeyi fazla yakınlaştırınca, onu kaybeder misin?
Kayseri sokaklarında bir sabah daha
Ertesi günün sessizliği
Ertesi sabah yine dışarı çıktım. Aynı sokaklar, aynı rüzgâr, aynı şehir… Ama ben biraz değişmiştim.
Telefonumu cebimde tutarak yürüdüm. Bu kez çekim yapmadım.
Çünkü bazen kaydetmek yerine sadece bakmak gerekir.
Yine de içimde o soru vardı:
Hangi zoom daha iyi?
Ve bu kez cevap bulmaya çalışmadım.
Bir anın içinde kaybolmak
Bir çocuğun bisiklet sürüşünü izledim. Kahkahası sokakta yankılandı. Telefonumu çıkarıp çekebilirdim. Ama yapmadım.
Çünkü o anın netliğini bozmak istemedim.
Belki de gerçek cevap buydu.
Bazı şeyler ekranda değil, sadece gözde kalmalıydı.
Son düşünce: Netlik bazen fazla ağırdır
Şimdi geriye dönüp baktığımda o günün bana öğrettiği şey çok basit ama bir o kadar da ağır geliyor.
Optik zoom daha netti, evet. Dijital zoom daha ulaşılabilirdi, evet.
Ama hayat sadece netlikten ibaret değil.
Bazen uzak olan daha güzeldir. Bazen bulanık olan daha gerçek hissettirir.
Ve ben hâlâ Kayseri’nin sokaklarında yürürken aynı soruyu içimde taşıyorum.
Hangi zoom daha iyi?
Belki de cevap hiçbir zaman teknik olmadı.
Belki de mesele, neyi ne kadar görmek istediğimizdi.
Umarız “Hangi zoom daha iyi” ile ilgili aklınızdaki sorulara yanıt bulabildik. Naviforce ekibinden sevgilerle!